RESİM HEYKEL MÜZESİ
Yıllar önce gitmiş olduğum Resim ve Heykel Müzesi’ni, geçtiğimiz hafta tekrar gezme fırsatım oldu. Restore edilmiş halini ilk kez gördüm. Müzeye giriş sistemi de epey ilgimi çekti. İçeri girerken güvenlik görevlileri, ziyaretçiler için hazırlanmış olan dolaplardan birini kullanmam için bana bir anahtar verdi. Eşyaların konulması için yapılmış olan dolaplar, ziyaretçiler için düşünülmüş büyük bir kolaylıktı. Böylece bu güzel geziyi zorlaştıracak bütün yüklerimden kurtulup bir not defteri ve fotoğraf makinesi eşliğinde girişte yer alan ilk salon olan Arif Hikmet Koyunoğlu Teşhir Salonu’na girdim.
Daha içeri girmeden kapının kenarındaki Kenan Yontuç’un (1904-1995) yapmış olduğu Kuğu Kızı Büst’ü dikkatimi çekti. Kapıdan ilk girdiğim anda geniş, tavan aydınlatmaları floranslarla dolu beyaz bir oda olduğunu gördüm. Duvarlar pekçok tablo, kolon kenarlarıysa heykellerde doluydu. Sağ taraftan gezmeye başladığım için odada ilk gördüğüm eser Zehra Çobanlı’nın (1958-...) Üçlü Düzenleme adını verdiği eseriydi. Eserde üç seramik üzerine oyulmuş iki güvercin vardı. Birinci seramikte iki güvercin arasında boşluk, aynı olan ikinci seramikte ise güvercinler arasında ay ve yıldız motifi vardı. Sonuncu seramikte ise iki güvercin arasına bir sürü yıldız motifi işlenmişti. Duvar boyunca Nadide Akdeniz’in (1966-...), Muzaffer Genç’in (1945-2001), Hüseyin Yüce’nin (1928-...) tabloları sergilenmişti.
Salonun orta kısmında ziyaretçilerin rahat etmesi için bir oturma pufu yapılmış. Böylece hem gezmekten yorulan ziyaretçiler dinlenme fırsatı bulup, aynı anda pekçok açıdan salonu inceleyebiliyorlardı.
Bu
salonda dikkatimi en çok çeken heykel, Bora Türkkan’ın (1961-...) Oyun adlı
eseriydi. Birbirine karşı oturur pozisyonda iki insanın figüre edildiği heykel
çok hoşuma gitti. İlgimi çeken bir diğer heykel ise Jale Yılmabaşar’ın
(1939-...) Acuzeler adlı eseriydi. Bu heykelde ise bir anne, biri kucağında
diğer yanında olan iki çocuğuyla oyulduğu taşa hayat vermişti. Neden böyle bir
esere “acuze” adını verdiğini uzun bir süre düşündükten sonra eve gelip acuze
kelimesinin anlamına bakma gereği hissettim. Acuze, huysuz ve yaşlı kadın
demekmiş. Böylece bu eserin neden “Acuzeler” adını aldığını az çok anlamış
gibiyim. Büyük ihtimalle de müzedeyken tahmin ettiğimin dışında, o çocuklar
kadının çocuğu değil olsa olsa torunu olur diye düşünmeden edemedim. Müze gezmenin en güzel tarafı, eserleri seyretmek değildi. Bundan daha fazlasıydı. Böylece onları inceleyerek ve yorumlayarak, onlara hayat vermenin zevkine de ilk kez o an varmış oldum. Arif Hikmet Koyunoğlu Teşhir Salonu’nundan çıktıktan sonra, üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldiğimde, bir müzede görmeyi hiç beklemediğim iki kişi şaşırttı beni. Bir gelin ve bir damat. Sanat eseri falan değil, bildiğimiz kanlı canlı gelin ve damat. O kadar şaşırdım ki kendimi bu anı ölümsüzleştirmekten geri alamadım. Beni kırmadılar sağolsunlar ve fotoğraflarını çekmeme izin verdiler. Zaten onlar da bu amaç için müzeye gelmişlerdi. Profesyonel bir fotoğrafçı eşliğinde bu mutlu günlerini, buram buram sanat kokan bir mekanda ölümsüzleştirmekti niyetleri. Tekrar teşekkürler... Mutluluklar...
Evet. Bu güzel andan sonra üst kata çıkmayı başardım. Burada ilk olarak Eşref Üren Sergi Salonu’na girdim. Eşref Üren kimdir diye sordum ilk olarak kendime. Adını ilk kez duymuştum. Kim olduğunu öğrendikten sonra da daha önce tanımamış olmama üzüldüm. Eşref Üren 1897- 1984 yılları arasında yaşamış bir Türk ressammış. Yıllarca Paris’te yaşadıktan sonra ülkesinde Resim öğretmenliği yapmış, sayısız ödüller almış bir sanatçıymış kendisi. 1948’de Ahmet Çanakçı birincilik ödülü, 4.7. ve 28. Devlet Resim ve Heykel Sergileri Ödülleri, 1981’de Atatürk Yılı Devlet Sanat Ödül ve 1983’te Kültür Bakanlığı başarı ödülünü almış. Salonun içinde daha çok Cumhuriyet Dönemi temalı resimler olduğu dikkatimi çekti. İçlerinde Rüstem Avcı’nın Cumhuriyete Yol Açanlar, Hasan Vecih Bereketoğlu’nun Harman gibi eserleri vardı.
Bir diğer girdiğim salon ise Türk Süsleme Sanatları Sergi Salonu’ydu. Burada, Osmanlı Dönemi’ndeki tuğralardan alıntılar vardı. Osmanlıca eserler duvarları süslüyordu.
Sağ taraftaki koridordan gezintime devam ettim. Burada Arif Kaptan Sergi Salonu vardı. Arif Kaptan 1906-1979 yılları arasında yaşamış bir ressam. Deniz Harp Okulu’nu bitirdiği için bu sıfatı aldığını düşünüyorum. Ancak kendisi Resim ve Heykel alanında çalışmalarda bulunmuş. Bir süre de Paris Andre Lhote Atölyesi’nde resim çalışmalarını sürüdürmüş. Devlet Resim ve Heyk Sergisin’nde 3.lük, ve 2.lük ödüllerini almış.
Osman Hamdi Sergi Salonu'ndan...
|